31 Ağustos 2012 Cuma

Nükleer Enerji Kullanımı Gerçekten Zararlı Mıdır?


Nükleer enerjiyi, tam manasıyla kavramak için nasıl gerçekleştiğini ortaya koymak gerekir. Nükleer enerjiyi oluşturan tepkimeye fisyon denir. Buna göre fisyon: nötronun, ağır bir elementin ( uranyum ) çekirdeğine çarpması ve bu element tarafından yutulması, böylece atomun kararsız hale dönüşüp en az 2 çekirdeğe parçalanmasıdır.
Bu şekilde 3 tane nötron açığa çıkar ve bu nötronlar da diğer çekirdekleri parçalamaya başlar. Bu tepkime x küp oranıyla sürüp gider, tepkime sonunda büyük bir enerji ortaya çıkar. Bu tepkime bugün hala dünya gündemine oturmaya devam ediyor. Bu tepkimenin keşfi Einstein’ a dayanıyor. Bu olayın formülü de Einstein’ ın ortaya koyduğu E = mc2 ( E: enerji, m: kütle, c: Işığın sabit hızı) ‘ dir. Bu formül şu anlama geliyor: maddenin ışık hızının karesi ve maddenin kütlesinin çarpımı, maddenin toplam enerjisini ortaya koyar. Yani madde enerjinin yoğunlaşmasıyla oluşmuştur. Günümüzde nükleer reaktörler sayesinde maddedeki bu enerji ,bilinçli ve kontrollü bir biçimde ortaya çıkarılır. Ortaya çıkan nükleer enerji, bu reaktörlerde elektrik enerjisine dönüştürülür. Bu dönüşüm nükleer enerjinin, reaktör etrafındaki suyu çok fazla ısıtır ve buharlaşmasını sağlar. Buhar gücü ise türbinleri hareket ettirir. Bu reaktörlerde yakılar, çubuklar halindedir ve reaktörde çekirdek işlevini ancak 64 tanesinin yan yana gelmesiyle yerine getirir. Çekirdek 1- 1,5 yıl civarı ufak rötuşlarla çalışmaya devam eder. Bunlar bir havuz içinde bulunur. Havuz içindeki su ise çevredeki suyun aksine buharlaşmaması gerekir. Bu yüzden bu havuz çok yüksek basınç altında tutulur. Bu esnada kontrol altında tutulan nötronlardır. Eğer bu kontrol gerçekleşemezse istenmeyen çekirdeklerin parçalanmasını, dolayısıyla dengesiz bir enerji ortaya çıkar. Aşırı sıcaklık çekirdek erimesine yol açar ve Çernobil faciasındaki durum ortaya çıkar. Çernobil’ deki patlamada çekirdeğin sadece bir kısmı erimiştir. Tamamı eriseydi durum çok daha dramatik bir hal alabilirdi. Bugüne kadar çekirdeğin tamamı erimiş nükleer reaktör olmamıştır. Günümüzde yeni yapılan reaktörlerde, bu durumları engellemek için önlem olarak, yakıtların üzerine grafitten oluşan yalıtıcılar konulur. Olası bir elektrik kesintisi durumunda; yalıtıcılar kontrollü bir soğuma gerçekleştirir ve istenmeyen durumları ortadan kaldırır.
Bu şekilde ortaya çıkan nükleer enerjinin gücü, korkunç bir düzeydedir. Kimyasal tepkimeyle karşılaştırıldığında dahi bu düzey açıkça ortaya konuyor. Nükleer enerjinin ortaya çıkması , doğalgaz kullanımı, kömür yakılması vb. kimyasal olaylardan 1 milyon kat fazla enerjiyi ifade eder. Yani 1 gram uranyum ile 1 ton kömür yakımı, aynı düzeyde enerjiyi ortaya çıkarır. Bu düzey aynı zamanda nükleer enerjinin, ne kadar çok verimli bir enerji türü olduğunu kanıtlar. Bu durum, nükleer enerjinin riskinin niçin göze alındığını ortaya koyuyor. Çünkü; nükleer reaktörlerde dolum işlemi ortalama 2 yılda gerçekleşirken, bir termik santralde bu dolum günde 2 defa ve çok yüklü miktarlarda kömür ile gerçekleşir. Çevre kirliliği bakımından da ele alındığında, nükleer enerjinin doğa dostu olduğu ortaya çıkıyor. Nitekim termik santraller yüklü miktarda sera gazı, karbondioksit, sülfürdioksit vb. zararlı salınımlar yaparken nükleer enerjinin hiçbir zararlı gaz vb. salınımı yoktur. Sadece bacalarından buhar çıkar ve zararsızdır.
Peki bu reaktörlerin atıkları nasıl yok edilir? Bu rektörlerde kalan yakıtlar yıllar boyunca durduğunda, reaktörde verimi çok düşer. Bu yüzden de değiştirilmesi şarttır. Artık atık hale gelen bu yakıtlar çekirdekte bulunur ve işlev dışı kaldığında dahi ısı vermeye devam eder. Bu yüzden güvenli bir tasfiye için soğutulması gerekir. Bu soğutma işlemi ortalama 2 yıl civarındadır. Bu süre zarfı içinde ısı çok düşer. Bu atık içeriğinde bulunan elementler radyoaktiftir. Zamanla kaliteleri düşer ve başka elementlere dönüşmeye başlar. Yakıt tasfiyesinde işte bu kısım ayrıştırılır. Çünkü bu kısım sadece %5 civarındadır ve kalan kısım uranyumdur. Bu küçük kısım içindeki en zararlı madde ise plütonyum maddesidir. Zaten asıl tartışma konusu haline gelen husus da budur. Çünkü 300 yıl sonra bu atık zararsız hale gelir ancak plütonyum istisnadır. Plütonyum 24 bin yıl sonra etkisiz hale gelebilir. Plütonyum Dünya’ nın oluşması esnasında da çok miktarda bulunmuştur. Ancak geçen süre zarfı içinde çok düşük miktarlara gerilemiş ve zararsız hale gelmiştir. Şuanda da doğada zararsız düzeyde bulunur. Plütonyum zaten çok miktarda da olsa insan sağlığına ancak vücuda alındığında veya çok çok yakın bir mesafede zarar verebilir. Bu sebeplerle nükleer atıkların en az 210 yıl depolanması şarttır. Bu enerjiyi kullanan ülkeler bu atık sorununa farklı çözümler getiriyor. Bu atıklar, nükleer atık tankları kullanılarak taşınıyor ve bu tanklar Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu tarafından denetleniyor. Bu tankların standartları, 80.000 C derece sıcaklığa dayanabilme, 100 metre yüksekten sert bir zemine düşme dayanıklılığına ve su altında kalabilme süresine göre belirleniyor. Bazı tanklar bu standartların çok daha ağır şartlarda testlere tabi tutulmuş ve sadece tan üzerindeki boyar maddeye zarar gelmiştir. Bu yüzden nükleer enerji tartışmasının temelini oluşturan atık konusunun teknoloji bakımından hiçbir dezavantajı yoktur. Yani bu tartışmaların teknolojik dayanağı yoktur.
Son olarak radyasyon konusuna değinelim. Bugüne kadar nükleer reaktörler için belki de en çok tartışma konusu yapılan radyasyon yayılımıydı. Peki bize anlatılanlar gerçek miydi? İşte bu konuya dair veriler: Yetişkin bir insan vücudu zaten her saat 20 milyona yakın potasyum atomu parçalar ve radyasyon açığa çıkarır. Yediğimiz her yemekte potasyum bulunur ve bu radyoaktiftir. Hal böyleyken nükleer reaktörler de radyasyon yayılımı yapar. Ancak bu miktar abartıldığı kadar değildir. Üstelik çevre radyasyonundan daha masumdur. Çünkü 300 kat daha az radyasyon yayar. Daha ilginç karşılaştırmalar da var. Bir termik santral de 100 kat daha fazla radyasyon yayar. Güvenlik açısından başka değerlendirmeler de vardır. Nükleer reaktör patlama olasılığı değerlendirilmiş ve bu ihtimalin %0 olduğu ortaya konmuştur. Bu durumun gerçekleşmesi için zenginleştirilmiş uranyum miktarının %20′ ye ulaşması gerekir. Ancak şuana kadar en yüksek oran %5′ te kalmıştır. Çok küçük ihtimaller bile değerlendirilmiş ve birçok açıdan güvenliğin sağlandığı ortaya konmuştur. Çernobil faciası ise bir istisnadır ve güvenlik önlemlerinden hiçbirinin yerine getirilmemesi sebebiyle olmuştur. Ayrıca deney yapanların da hatası çok büyüktür. Çünkü soğutma sistemlerini devre dışı bırakmışlardır. Bu yüzden sürekli Çernobil örneği gösterilerek nükleer reaktörleri kötülemek mantıksızdır. Alınacak önlemlerle, yapılacak denetlemelerle çoğu sistemden çok daha faydalı, verimli bir sistemdir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder