29 Eylül 2012 Cumartesi

Akciğer Sönmesi Nedir?


Diğer adı pnömotoraks olan akciğer sönmesi olayı çok çeşitli nedenlerle kendini gösterebilir. Yani başlı başına bir hastalık değil, bazı hastalıkların neticesidir. Akciğerler, içi havayladolu olan, dışındaki zar sayesinde havaalışverişini sadece belirli yollarla yapan ve göğsümüzün içinde bulunan organlardır. Normal olarak bu zar içeri giren çıkan havayı muhafaza eder. Eğer bu zar tahrip olup üzerinde delik açılırsa normal olmayan bir yol ile hava çıkışı sağlanır. Yani istem dışı hava kaçırılır. Bu hava ağız, burun yoluyla dışarı da atılamadığı için artık akciğerlerin üzerinde, yani göğsümüzün altında birikmeye başlar. Birikme arttıkça akciğerlere olan basınç da artar. Bu basınç da normal yollarla gerçekleşen hava değişimini, yani solunumu doğrudan etkiler ve nefes alıp vermede sıkıntılar çıkar. İşte böyle bir durum gerçekleşirse bu olaya akciğer sönmesi deniyor.
Zamanla akciğerin sönme miktarı artar. Bunun artmasının sebebi havanın daha fazla birikim sağlamasıdır. Buna bağlı olarak bazı belirtiler gün yüzüne çıkar. En etkili belirtisi nefes darlığı ve göğüste meydana gelen ağrılardır. Eğer tamamen sönene kadar fark edilmezse, tam sönme gerçekleştiğinde kişinin tansiyonu çok fazla düşer ve vücutta morarmalar gerçekleşir. Kalp atışları da bunlara bağlı olarak artar. Belirtileri daha erken hissedenlere akciğer filmi çekilir. Ayrıca göğüs tomografisi de kullanılabilir. Bu yollarla akciğer sönmesi var yada yok şeklinde kanıya varılıp duruma göre tedaviye başlanır. Tedavinin amacı önce havayı o kısımdan almak ve o hava birikimine neden olan tahribatın onarımını sağlamak üzerinedir. Havanın vücuttan atılması için hastanede çeşitli uygulamalara başvurulur. Buna uzman hekimler karar verir. Şırınga ile havayı çekmek, konsantre oksijen solutmak veya damara takılan ince tüpler olan kateter yoluyla hava boşaltımı sağlanır. Zardaki yaranın kapanması için ilaç tedavisi uygulanır. Ancak bazı durumlarda endoskopik ameliyat veya açık ameliyata da başvurulabilir. Akciğer tümörleri, akciğer travmaları, enfeksiyon vb. sebeplere dayalı olarak akciğer sönmesi gerçekleşebilir.Bu olayın tedavisinden sonra da tekrarlama riski vardır. Çünkü tek başına bir hastalık olmadığı için asıl nedenin bulunması ve tedavi edilmesi şarttır. Aksi takdirde tekrarlama riski yüksektir.

Paraşüt Sporunun Tarihçesi ve Atatürk


Günümüzde kullanılan paraşütün ana ilkelerini “Leonorda Da Vinci”nin bulmuştur. Dünyadahavadan paraşütle ilk inişi 22 Ekim 1797 ‘de Fransız havacısı “Andre Garnerin” gerçekleştirdi. Paris’ten havalanan bir balonla yükseğe çıktıktan sonra balonu sepete bağlayan ipi kesti ve paraşütle yere inmeyi başardı.Uçaktan ilk paraşütle atlayan ise ABD li Yüzbaşı Berry ve 10 Mart 1912’de Saint Louis’de gerçekleştirirdi.1913 te Fransız pilotu Pegoud, uçağın gövdesine yerleştirilen bir paraşütle atlayarak Avrupa’daki ilk paraşütle atlamayı başardı.
Paraşüt ipek gibi naylon kumaştan yapılmaktadır. Şemsiye biçimde olduğu gibi kare ya da dikdörtgen şeklinde paraşütler vardır. Yüksek bir yerden düşen ya da inen bir cismin, bir insan düşüşünü ağırlaştırarak yere inmesini sağlayan düzenektir. Uzay uçuşlarındaparaşütlerden yararlanılır. Uzay araçlarının ve füze başlıklarının uzaydan yeryüzüne dönüşlerindeki hızı azaltmak için kullanılır.
Birinci dünya ve ikinci dünya savaşlarında gerek asker gerekse malzeme indirmenin yanı sıra uçakları arızalanan birçok pilotun yaşamını kurtardı. Askeri amaçlı kullanılan paraşüt zamanla spor dalı haline geldi ve ülkemizde de büyük rağbet gördü. Turizm amaçlıda kullanılmaya olanak sağladı. Türkiye’de dünyada ilgi uyanan bu paraşüt sporunu dünyaya çok yakından izleyen “Mustafa Kemal Atatürk”ün ilgisini çekti. Bu yeni sporun Türk gençleriarasında yayılmasını isteyen Atatürk 3 Mayıs 1935’te “Türk Kuşu”nu kurdurttu. SSCB den getirilen “Anohin” adındaki Sovyet çalıştırıcısı ilk Türk paraşütçüleri yetiştirdi. Bunlar arasında “Abdurrahaman Türk kuşu”, “Mehmet Esengil”,Rüstem Mavituna” öğrenmekle kalmayıp birçok genç paraşütçü yetiştirmek için hocalık yaptılar.1936 yılında Cumhuriyet Bayramı münasebetiyle yapılan Türk Kuşu gösterileri esnasında 600 metreden yaptığı atlayışta paraşütü kilitlenen 18 yaşındaki Türk kızı “ERİBE TÜRKKUŞ” bu spor dalının ilk ŞEHİDİ olmuştur. Bu spor dalının ilk şehidi, paraşüt spor dalının İlk Türk hocalarından olan Abdurrahman Türkkuşunun kızıydı.
Ankara ve İzmir’de yapılan paraşüt kuleleri gençleri bu spor dalına çeken bir etmen olmuştur.1962 de düzenlenen dünya paraşüt şampiyonasında Türk sporcuları da yarıştı.1966 yapılan uluslar arası yarışmada Türk sporcular ikincilik, dördüncülük ve yedincilik olma başarısını yakaladı. Türk paraşüt sporunun en büyük zaferi 1987 yılında elde etti. Güney korede düzenlenen dünya gençler paraşüt şampiyonasında “Bülent Görgeç” altın madalya kazanarak dünyaya ismini duyurdu. Ve Sedat Simavi vakfı spor dalı ödülü aldı.

Bitkiler İletişime Geçiyor Mu?


Bilim insanlarının son araştırmasıyla bitkilerin de kendi aralarında iletişime geçebildiklerini ortaya koydu. Özellikle yoncalar üzerindeki gözlemlerde ortaya konan bu veriler, diğer bitkilerin incelenmesiyle de kanıtlanmış oldu. Ancak tüm bitkilerin iletişime geçip geçmedikleri henüz bilinmiyor. Genelleme yapmanın bu konuda doğru olmayacağı hakim. Ancak gözlemlenen çoğu bitkide kendilerine özel biriletişim sistemlerinin olduğu görüldü.
Bu gözlemlere göre; yonca, eğrelti otu, çilek vb. otsu bitkiler kendi oluşturdukları doğal iletişimağını kullanıyorlar. Diğer sıra dışı bitkiler ise sadece belirli zaman dilimlerinde, belirli aracılar yardımıyla iletişime geçiyorlar. Bu iletişimlerinsağlanmasındaki en önemli etken ise bitkilerde mevcut olan dahili kanallar. Bu kanallar içsel birtakım sinyaller üretiyor ve bu sinyallerin alıp verilmesiyle iletişim gerçekleşiyor. Özellikle yoncalar üzerinde durulan araştırmada, yoncaların tırtıl sürüsü yaklaştığında birbirleriyle iletişime geçtiklerini ortaya koydu. Builetişim sayesinde, henüz saldırıya uğramamış bitkilerde bazı kimyasal ve fiziksel değişimler gerçekleştiği gözlemlendi. Böylece kendi güvenliklerini oluşturmaya başlıyorlar. Bu yolla tırtıllar kendilerinden uzak duruyor. Hatta birçok bitkide gerçekleşen hastalıklar bu yolla birbirlerine yayılıyor. Bitkilerde üreyen virüsler, bitkilerin kullandığı bu iletişim ağı sayesinde yayılıyor ve öteki bitkilere de bulaşıyor.

Elde Eriyen Element: Gallium


Doğada serbest halde bulunan elementlerden olan gallium elementinin kısaltması ” Ga” . Atom cetvelindeki numarası 31 ve 69.723 atomik kütleye sahip. Katı halde olan bu elementin erime noktası 29.76 C derece. İşte bu yüzden insan elinde bile hemen eriyor. Bu noktada ilginç bir hal alan bu element doğada tek başına bulunabildiği gibi, çinko ve bauksit içinde de az miktarlarda rastlanabilir. Bu element günlük yaşamımızda kullandığımız aletlerde dekullanılıyor. Mikrodalga fırınlar ve kızılötesikullanılan uygulamalarda kullanılıyor. Yani mikroelektronik alanının vazgeçilmezlerinden. Çok az da olsa bazı ilaçlarda da kullanılabilmektedir. Ayrıca hiçbir canlıda bu elementin izine rastlanmamıştır.
Bu element 1875 yılında, Emile Lecoq de Boisbaudran tarafından keşfedilmiştir. İçinde zehir de bulunur. Ancak bu zehrin etkisi çok düşüktür. Yani insan sağlığına zararı ancak yutulduğunda olur. Oda sıcaklığında sıvı halde bulunabilen sadece 4 metal vardır ve onlardan biri de galliumdur. Ayna üretiminde kullanılan gallium, porselen ve cam sanayisinin de vazgeçilmezlerinden. Ayna, cam, porselen vb. maddelerin pürüzsüz bir hal almasını sağlayan bu elementtir. Bu maddeler, gallium ile yıkanır ve öyle kullanıma hazır hale getirilir.

Ölümsüz Canlı: Turritopsis Nutricula


Yakın zamanda keşfedilen bir canlı ölümsüzlüğün kısmen de olsa var olduğunu hissettirdi. Çünkü bu canlı yaşlılığa bağlı bir nedenden ötürü ölmüyor, yani yaşlanmıyor. Tabi ki tamamen ölümsüzlük anlamı çıkarılmamalıdır bu keşiften. Çünkü bir hastalık veya dış etkenden ( avlanma vb. ) dolayı bu canlı da ölebilir. Bahsettiğimiz canlı türü, Turritopsis Nutricula ismi verilen bir denizanası. Turritopsis Nutricula, ölümsüz denizanası manasına geliyor. Bu denizanası, diğer denizanası türlerinde olduğu gibi yaşamları iki farklı dönem üzerinden incelenir. Yani bu türün ait olduğu grup, polip ve medusa dönemleri olarak incelenir. Turritopsis Nutricula da bu dönemleri normal olarak yaşar. Ancak diğerlerinden farkı o dönemleri aşıp farklı bir şekilde hayatlarına devam etmeleri.
Turritopsis Nutricula, normal gelişen iki dönemin ardından hayat döngüsünü devam ettirir ve polip döneme geri döner. Biraz daha açarsak; Turritopsis Nutricula yavruları normal olarak polip dönemi yaşarlar. Daha sonra bu dönemi takip eden medusa dönemine girerler ve bu süreci de normal geçirirler. Bu dönemde ürerler. Bu üremenin şekli eşeylidir. Normal denizanaları bu dönemin ardından yaşlanmaya başlarlar ve zamanla ölürler. Ancak Turritopsis Nutricula, bu dönemin ardından yaşlanmaz ve polip döneme geri döner. Bu işlem sürekli gerçekleşir ve bu da yaşlılığın önüne geçer. Yani Turritopsis Nutricula, sürekli olarak gelişir ve tekrar yavru haline gelir. Henüz bu keşif çok yeni ve bu yüzden bu denizanası türüne ait çok araştırma mevcut değil. Ancak yeni araştırmalar sonucu insanların da sürekli dilinden düşmeyen gençleşme, anti-aging ( yaşlanma karşıtı ) vb. ifadeler tam manasıyla gerçekleşebilir. Bu denizanaları üzerine yapılacak deneyler sayesinde birçok hastalığa çare bulunabilir. Bilim dünyasında heyecan yaratan bu keşif oldukça ilgi topladı ve araştırmalar hız kazandı, yabancı makaleler arttı. Ancak Türkçe bilgiler henüz sınırlı durumda.

Elektromanyetik Radyasyon ve Etkileri


Günlük hayatta kullandığımız hayatımızı kolaylaştıran bir çok elektrikli alet, bize kolaylık sağlamanın yanı sıra zarar da vermektedir. Bu aletlerden en çok kullanılanlarıcep telefonu, bilgisayar, mikrodalga fırın, televizyon gibi birçok elektrikli alet elektromanyetik radyasyon yayarak sağlığımızı tehdit etmektedir.
Her insan için tehlikeli olan bu elektromanyetik radyasyondan korunmak tamamen mümkün olmasa da, dikkat edilecek bir kaç önemli husus ile etkilenme miktarını düşürebiliriz. Örneğin; evimizde elektrikli aletleri kullanmadığımız zaman kapalı tutmalı ve fişten çıkarmalıyız. Bu aletleri kullanmasak da kapatmadığımız süre içerisinde elektromanyetik radyasyon yaymaya devam ederler. LED, LCD ya da plazma ekranlarını tercih etmeliyiz. Okuma lambası olarak halojen ya da floresan lambaları kullanmamalıyız.
Günlük hayatımızda çok sık kullandığımız saç kurutma makinesinin manyetik alanı yüksek olduğu için; saç kurutma makinesini sürekli kullanmak yerine, belirli aralıklarla kullanmalıyız. Yatarken başucumuzda herhangi bir elektromanyetik alan kaynağı bulunmamalıdır. Elektrikli aletleri mutlaka prizden çekmeli ve cep telefonumuzu kapatmalı veya en az 1 metre uzağımızda tutmalıyız. Yaptığımız en büyük yanlışlardan biri de cep telefonlarımızı yatarken bile yanıbaşımızda tutmaktır. Cep telefonu kullanırkenkablolu kulaklık takmalıyız. İnternet bağlantılarımızda kablolu modemi tercih etmeliyiz..
Elektromanyetik radyasyon her yaştan herkesi etkilemektedir. Elektromanyetik radyasyon bir çok zararının yanı sıra üremeyi de olumsuz etkilediği için özellikle 16 yaş altı gençlerin ve çocukların ceptelefonu kullanması son derece sakıncalıdır. Bu manyetik dalgalar en çok hamile bayanlar ve bebeklerinin sağlığını tehdit etmektedir. Özellikle hamilelik döneminde bayanların daha hassas olduğu ve bebeklerin daha çok küçük olduğu için, dış etkilerden daha kolay etkilendiğini düşünürsek sonuç daha da korkutucu oluyor. Hamile bayanların hiç değilse hamilelikleri boyunca cep telefonu ve bilgisayarlardan uzak durmaları ya da en aza indirmeleri, hem kendi hem de bebeklerinin sağlığı için çok önem taşımaktadır. Uzmanlar elektromanyetik radyasyon ölçen kolyeler, bileklikler, yüzükler ile ölçüm yaparak, bu etkinin en az olduğu ortamlarda bulunmayı tavsiye etmektedirler.
Elektromanyetik radyasyondan korunmak mümkün olmasa da etkilenme oranını en aza indirmek elimizde. Size çağın gerisinde kalmak gibi gelse de, daha sağlıklı bir hayata değeceği şüphesiz.

Karadeniz’in Vazgeçilmez Sesi: Kemençe


Kökeni farsça olan ve farsçada ”yay-kavis” anlamını taşıyan keman kelimesine dilin küçültme eki olan ”-çe” eki getirilerek ”yayla çalınan küçük keman” anlamına gelen ”kemençe” kelimesi oluşturulmuştur.” Kemençe” kelimesi birçok komşu ülkede de hala bu isimle kullanılmaktadır.
Tarihe en eski yaylı enstrüman olarak geçen rebab ve keman ile aynı sınıftan olduğu düşünülen, bir yay yardımıyla çalınan ve inceden kalına doğru zil, sağır ve bom olarak isimlendirilen uzun bir süre bağırsaktan yapılan teller kullanılıp sonradan metal kullanılmaya başlayan üç telli bir çalgıdır. Türkiyedekullanılan iki tip kemençe bulunmaktadır, biri Armudi kemençe iken diğeri ise karadeniz yöresine ait halk müziğinde kullanılan karadeniz yada laz kemençesidir. Halk müziğindekullanılan klasik kemençe ile karıştırılmaması amacıyla karadeniz bölgesinde kullanılankemençeye yöreye has bir isim verilmiştir. Klasik kemençeye nazaran geri planda kalan karadeniz kemençesi, karadeniz insanının gelenek, görenek ve kültüründen vazgeçmeyen kendine has yapısı sayesinde bugünlere dek gelebilmiştir.
Kemençe karadenizde yaşamış rumlar ile Yunanistan, Trabzon ile komşu illerinde yaşayan ve kullanmayı bilen ermeniler ile gittiği ülkelere de yayılması sağlanmıştır. Fakat, Hacivat ile karagöz ve Türk tatlısının ardından kemençeye de göz koyan Yunanistan’ın, yapılan araştırmalar sonucu, Türkiye’nin önemli kültürel değerleri arasında olan kemençenin Yunanistan’a 1924′ten sonra göç eden Rumlar tarafından götürüldüğü açıklandı.
Kemençe yapımında özellikle, dut, karadut, akçaağaç ardıç, ladin veya erik ağacından tamamen el emeği ile oyularak tip ve özelliklerine göre 3-15 gün içerisinde yapılmaktadır. Karadeniz bölgesinde yıllardır hiç aksama dönemine girmeksizin ve ustalığında babadan oğula geçen bir sanat olarak Giresun ve Trabzonun ilçeleri olan, Görele, Eynesil, Akyazı, Maçka, Tonya, Vakfıkebir, Akçaabat, Sürmene’nin kendine has tezgahlarında üretilmektedir.
Normal bir karadeniz kemençesinin boyu 57cm, genişliği yaklaşık 10cm ve baş ile yüksekliği ise 8,5 cm’dir. Kemençe, oturur vaziyette iki diz arasına alınarak, ayakta ise dikine hiçbir yerden destek almaksızın dikine çalınır. Karadenizde kemençenin sesini duyunca hareketlenmeye başlayan ve horon dizini oluşturun yerli halkıyla özdeşleşmiş durumdadır…